18 Ocak 2014 Cumartesi

Frankfurt


Frankfurt yazımı artık yepyeni internet sitem NEREYE KAÇSAK?'ta okuyabilirsiniz:


http://www.nereyekacsak.com/frankfurt/



Twitter ve Facebook sayfamdan takip edenler bilir, Ekim’de, Kurban Bayramı tatili için bir arkadaşımla birlikte Toronto’ya gittim. Ama direkt uçuşla değil, Frankfurt aktarmalı olarak Lufthansa’yla. Tabii Toronto uçuşu için 6 saat aktarma süresi olunca da, boş boş beklemek yerine Frankfurt’u görmek lazım diye düşündüm. Üstelik önceki gece saat 23:00’e kadar çalışıp, hiç uyumadan sabah 05:50 uçağıyla Frankfurt’a uçmama ve uykusuz olmama rağmen…  Ama hiç dert etmedim. Zira seyahat etme, yeni bir yer görme ve keşfetme düşüncesi beni mutlu etmeye yetiyor çünkü.

Arkadaşımın Schengen vizesi olmadığı için onu havaalanında bırakıp, saat 08:45 gibi trene bindim. Toronto uçuşum saat 14:15’teydi. 12:15’te havaalanında olmam gerektiğini hesap edersek, 3 saat civarı sürem vardı. Hiçbir ön hazırlık yapmamıştım Frankfurt’la ilgili. Nereler gezilir, görülür onu da bilmiyordum ama tren istasyonundaki turizm ofisinden harita aldım, görevli kadına da bana önemli yerleri çizmesini söyledim. Elimde haritayla gezdim.

Frankfurt ve ben :)

Almanya’ya daha önce hep transit uçuşlar için gelmiştim. Bu gezip dolaştığım ilk seyahatti yani. Uykusuz olmama rağmen şehirde görülmesi gereken yerlerin neredeyse birçoğunu gördüm. :) Sizin de Amerika’ya, Kanada’ya ya da diğer uzak ülkelere giderken Frankfurt’ta uzun süreli aktarmanız olursa, havaalanında beklemek yerine gezip göresiniz diye, rotamı çektiğim fotoğraflarla birlikte size de anlatayım istedim. Gerçi sadece transit uçuş için değil, Frankfurt’a turist olarak gittiğinizde de işinize yarayacaktır.

Tabii öncesinde biraz bilgi de vermek lazım Frankfurt’la ilgili. İsminden başlayalım. Frankfurt’un resmi adı aslında sadece Frankfurt değil, Frankfurt am Main.  Çünkü Almanya’da Frankfurt adında bir şehir daha varmış. Burayı ayırmak için, Frankfurt am Main demişler. Main, Frankfurt’un içinden geçen nehrin ismi. Frankfurt am Main ise, Main Nehri üzerindeki Frankfurt demek. Bir nevi bizdeki Ereğli’ler gibi düşünün. Malum Türkiye’de de birden çok Ereğli isminde ilçe var. Onlar da Karadeniz Ereğli, Marmara Ereğli vs. diye ayrılıyor.

Benim gezdiğim gün hava bulutluydu, o yüzden biraz gri ve kasvetliydi ama normalde böyle havayı hiç sevmememe rağmen, beni pek rahatsız etmedi. Belki de kısa süre kalacağımı bildiğimdendir. Nüfusu 687.000, Almanya’nın en büyük şehirlerinden birsi. Türk nüfusun oranı %10’muş ama ben çok fazla rastlamadım. Şehrin, banliyölerle birlikte nüfusu ise 3 milyona yakın.

Frankfurt, hem Almanya’nın hem de Avrupa’nın finansal başkenti. Almanya Merkez Bankası’nın yanı sıra Avrupa Merkez Bankası da Frankfurt’ta bulunuyor. Tabii bir de dünyanın önemli borsalarından olan Frankfurt Borsası. Avrupa’nın satın alma gücü en yüksek şehirlerinden birisi ve aynı zamanda dünyanın da en yaşanabilir kentleri arasında ilk 10’da yer alıyor.

Neyse, bu kadar bilgi yeter. Gelelim havaalanı dahil olmak üzere gezilecek, görülecek yerlere.

1. FRANKFURT HAVALİMANI

Almancası Flughafen Frankfurt am Main. Senelik 58 milyon yolcu trafiğiyle, Almanya’nın en yoğun, Avrupa’nın da Londra Heathrow ve Paris Charles de Gaulle’den sonra en yoğun 3. havaalanı. Frankfurt Havaalanı’ndan tam 113 ülkeye uçuş var.

Havaalanının büyüklüğü sadece istatistiki değil. Gerçekten çok büyük! Bir terminalden diğerine git git bitmiyor. Uçaktan indikten sonra arkadaşımla birlikte  önce Kanada uçuşunun olduğu terminale yürüdük, ardından ben bir de pasaport kontrol noktasına yürüdüm. Herhalde 1 km’den fazla yol yapmışımdır. Pasaport kontrolü demişken, çok enteresan, Almanya’ya girişte, pasaport kontrolünde hiç sıkıntı yaşamadım. Malum Almanya bu konularda en sıkıntılı ülkelerden birisi. Transit uçuşlarımda bile, pasaport memurunun vizemi büyüteçle incelediğini bilirim. Ama bu defa pasaport memuru kız, sadece neden geldiğimi sordu, ben de “Frankfurt’u 3 saatte gezip geleceğim, sonra da Toronto’ya uçacağım” dedim. Başka hiçbir şey sormadı ve hemen geçirdi. Çok şaşırdım.

Frankfurt Havalimanı, bizi İstanbul'dan Frankfurt'a getiren Lufthansa uçağı ve uykusuzluktan şaşkın şaşkın bakan ben…

Bu arada, Frankfurt Havaalanı’nda internete girmek isterseniz veya olur da Foursquare, Facebook gibi sitelerde check-in yapmak isterseniz, havaalanında da T-Mobile’ın ücretsiz interneti var. E-mail adresinizi yazarak 30 dakika ücretsiz bağlanabilirsiniz. Vaktiniz bolsa her defasında başka bir e-mail yazarak tekrar tekrar girebilirsiniz. Eğer tek bir e-mailiniz varsa, uydurma e-mail adresleri yazdığınızda da girebiliyorsunuz.


2. FRANKFURT TREN GARI

Almancası Frankfurt Main Hauptbahnhof. 1888’de açılmış. 1915’e kadar Avrupa’nın en büyük tren garıymış. Şimdi de günlük 350 bin yolcusuyla Almanya’nın Hamburg Tren Garı’den sonra en yoğun 2., Avrupa’nın da en yoğun 3. tren garı.

Frankfurt Tren Garı

Havaalanından sürekli tren var Frankfurt Tren Garı’na. Üstelik yol sadece 15 dakika sürüyor. Tren bileti de tek yön 4,25 €, ama günlük kart alırsanız 8,30 €. Ben günlük aldım. Tren, otobüs, metro, her şeye binilebiliyor bu biletle. Ama ben şehri yürüyerek gezdim. Trende de hiçbir kontrol olmayınca, Türk kafamın devreye girmesiyle “bilet almasam da olurmuş” diye düşünmedim değil. :)

İnternete girmek isterseniz, gardaki Starbucks’ta ücretsiz internete bağlanılabiliyor. Starbucks’ın hemen yanında dikilip girebilirsiniz. Hatta şehirdeki hemen hemen tüm Starbucks’larda durum aynı.


3. KAISERSTRASSE

Frankfurt turuma, tren garının hemen karşısındaki Kaiserstrasse’den, Yani Kaiser Caddesi’nden başladım. Kafelerin olduğu, bol ağaçlı bir cadde. Ama sabahın erken saatleri olmasından mıdır bilmiyorum tüm şehir gibi sakindi ve tüm şehirde olduğu gibi çok fazla bisiklete binen insan vardı. Ama normalde en kalabalık caddelerden birisiymiş. Binaların mimarisi de fena değildi. Kaiser Strasse’den Neue Mainzer Strasse’ye kadar yürüdüm. Yol boyunca soru sorduğum Almanların hepsi çok yardımcı oldu. Şaşırdım ama çok da hoşuma gitti.

Caddenin girişinde, köşedeki bir kafede çikolatalı kruvasan ve elmalı tatlı yedim, enerjimi topladım. :)


Gördüğünüz üzere, caddede arabadan çok bisiklet var.

Kaiserstrasse

Frankfurt’ta dikkatimi çeken şey, Fransa, Belçika gibi ülkelerde kafelerde ya da inşaat işlerinde hep göçmenler çalışırken, burada Almanların çalışıyor olması oldu.  Yani Fransızlar ve Belçikalılara göre “kötü işler” olan bu işler, Almanlar için öyle değil sanırım. Halbuki ben durum tam tersi diye düşünüyordum. Önyargı kötü şey.


4. WILLY-BRANDT MEYDANI

Kaiserstrasse’den Neue Mainzer Strasse’ye yürürken, yolda kocaman bir Euro heykelinin bulunduğu, yemyeşil, arkasında gökdelenlerin yükseldiği bir meydana denk geleceksiniz. Bu meydanın adı Willy-Brandt-Platz. Burası aynı zamanda Bankenviertel denen, şehrin finansal merkezi. Dev Euro heykelinin burada bulunmasının asıl sebebi ise, Avrupa Merkez Bankası’nın bulunduğu 40 katlı Euro Tower’ın tam da burada bulunması.

Dev Euro heykelinin fotoğrafını çektim ama asıl sonbaharın tüm renklerini taşıyan ağaçların güzelliğini beni benden aldı!


5. NEUE MAINZER STRASSE

Kaiserstrasse’den Neue Mainzer Strasse’ye döndüğünüzde, kendinizi yüksek binaların yoğunluğundan dolayı Amerika’da ya da Kore’de hissedebilirsiniz. Zira ben öyle hissettim. Buraya aynı zamanda gökdelenlerden dolayı Mainhattan da diyorlarmış, bizim Maslak’taki Mashattan misali.

Arka plandaki mavi renkli oval gökdelenin adı Main Tower. Neue Mainzer Strasse’ye gelmişken,  5 € ödeyerek, 56 katlı, 200 metre yüksekliğindeki Main Tower’ın tepesine çıkıp Frankfurt’u tepeden izleyebilirsiniz. Ben izleyemedim o ayrı. Çünkü sonradan öğrendim böyle bir şeyin mümkün olduğunu… :)


6. TAUNUSANGLAGE

Neue Mainzer’den Junghofstrasse’ye döndüğünüzde, kocaman bir parka denk geleceksiniz. İsmi Taunusanglage. Gökdelenlerin olduğu bölgeye Mainhattan diyorlar demiştim, buraya da Frankfurt’un Central Park’ı diyorlarmış. Gökdelenlerin ortasında huzur dolu bir park. Parkın her yerinde heykeller de var. Kafa dinlemek için ideal.

Junghofstrasse’deki bu sokak resmine bayıldım. Gerçi resmin kendisinden çok, böyle ticari bir bölgede, bu şekilde 3 boyutlu bir sanat eserinin bulunması fikrine bayıldım dersem daha doğru olur :)

Frankfurt’un Central Park’ı Taunusanglage. Parkta gezerken kafamda deli sorular… Aklımdan geçirdim acaba bu parktaki ağaçları kesip bir AVM ya da gökdelen dikmek hiç mi akıllarına gelmemiş diye…


7. OPERA MEYDANI

Eski Opera Binası’nın bulunduğu meydan. Almanca Opernplatz diyorlar. Kanımca çok bir özelliği yok. Sadece opera binası var. O da 1880 yılında yapılan orijinal bina değil. Zira orijinali, 1944 yılında savaşta yıkılmış. Mevcut binanın yapımına 1970’lerde başlanmış, 1981’de açılmış. Artık opera yerine daha çok konserler ve kongreler için kullanılıyormuş.

Opera Meydanı, Eski Opera Binası ve tabii ki bisiklete binen insanlar…


8. ALIŞVERİŞ CADDELERİ

Opera meydanına açılan upuzun, Frankfurt’un İstiklal Caddesi  diyebileceğimiz, araç trafiğine kapalı bir alışveriş caddesi var. Bana yürürken tek bir cadde gibi geldi ama aslında cadde ilerledikçe farklı isimler alıyormuş. İsmi GROSSE BOCKENHEIMER STRASSE  olarak başlıyor. Caddenin bu kısmına FRESSGASS da deniyor. Sonrasında BIEBERGASSE adını alıyor ve son olarak da ZEIL diye devam ediyor. Cadde boyunca güzel kafeler, restoranlar ve uluslararası markanın mağazaları var. Bir de sabahın erken saatleri olmasına rağmen, genç sayısı fazlaydı. Ama tercihiniz eğer Luois Vuitton, Prada, Gucci gibi lüks markalarsa, Fressgass’ı boşverin, hemen paralelindeki, Frankfurt’un lüks caddesi GOETHESTRASSE’ye gidin derim.


 Fressgass’daki kafeler ve araç trafiğine kapalı olmasına rağmen kafelerin önünde parketmiş bir Porche.

Fressgass’taki mağazalardan, benim dikkatimi, henüz İstanbul’daki açılmadığı için en çok Apple çekti.

Burası da caddenin Zeil kısmı… Öndeki müzisyen amca ve teyze, muhtemelen Romanya’dan göç etmiştir.


9. HAUPTWACHE

Burası alışveriş caddesinin isminin Biebergasse’den Zeil’a dönüştüğü noktada bulunan küçük bir meydan. Ben pas geçtim ama şehrin merkezlerinden birisi sayılıyor. Zeil’a İstiklal Caddesi dediysek, buraya da rahatlıkla Frankfurt’un Taksim Meydanı diyebiliriz.  İsmini, burada bulunan, 1730 yılında barok tarzda yapılmış Hauptwache binasından alıyor.


10. LIEBFRAUENBERG

Hauptwache’nin hemen ilerisindeki, Liebfrauenbergstrasse’yi göreceksiniz. Zeil’dan sağa, bu caddeye dönüp biraz yürüdükten sonra, küçük bir meydana denk geleceksiniz. İsmi caddeyle aynı: Liebfrauenberg. Küçük dedim ama geçmişte Frankfurt’un tarihi şehir merkezinin en büyük ikinci meydanıymış. Meydanda şarküteriden dondurmaya çeşitli gıda ürünleri satan, küçük, seyyar kafeler var. Acıktıysanız ayaküstü bir şeyler atıştırmak için birebir.

Noel’e daha çok vakit olmasına rağmen, bana Noel zamanı kurulan pazarları hatırlattı Liebrauenberg.

Almanlar sosis ve türevlerine “wurst” diyorlar. Meydanlara kurulmuş çadırlarda satılıyor böyle. Canım çekmedi değil ama fotoğraftaki sempatik sosisçi kadınlara sordum, domuz etinden olmayanı yokmuş onlarda, o yüzden yiyemedim…


11. RÖMER MEYDANI

Liebfreunberg’den devam edince, sivri çatılı, ahşah cepheli, kafamdaki tipik Alman mimarisine uygun tarihi binaların olduğu bir meydana, Römerberg’e ulaştım. Burası şehrin tarihi merkeziymiş. Binaları ilk görüşte orijinal sandım ama aslında meydandaki binaların çoğu II. Dünya Savaşı’nda bombalandığı için yıkılmış. Bunlar, 1981-1984 yılları arasında, tekrar inşa edilmiş halleriymiş. Bunu yapmaları bile güzel bir şey.

Meydana ilk geldiğim anda, kendimi bir anda 14.-15. yüzyıllarda hissettim! :)

Binaların altlarında kafeler ve hediyelik eşya dükkanları var.


12. HAUS WERTHEYM

Römer’den Main Nehri yönünde yürürken karşınıza çıkan ilk bina Haus Wertheym. Mutlaka dikkatinizi çekecektir. II. Dünya Savaşı’ndaki bombalamalardan kurtulan nadir binalardan birisi. Şehrin en ünlü bira evi ve restoranlarından birisi aynı zamanda. 1479 yılından beri hizmet veriyormuş. Alman yemeklerini tatmak isterseniz, burası tam size göre. Ama artık çok turistik olduğu için söylenenlere göre servis kötüymüş, fiyatlar pahalıymış ama yine de bir bira içmek için bile oturulabilir bence. Benim vaktim olmadı tabii, o ayrı.


Haus Wertheym, Frankfurt’da II. Dünya Savaşı sonrasında ayakta kalan nadir binalardan birisi.

Benim vaktim olmadı ama sizin yerinizde olsam, mutlaka oturur, en azından bir bira içerim burada.


13. EISERNER KÖPRÜSÜ

Hause Wertheym’den 1 dakika kadar yürüyüp nehir kenarına çıktığınızda, demirden yapılmış bir köprü göreceksiniz. İsmi Eiserner Steg, anlamı da Demir Köprü.  Orijinali 1869 yılında yapılmış. Main nehrinin iki yakasını birbirine bağlayan ikinci köprüymüş.

Eiserner Köprüsü, şehrin siluetini görmek ve Frankfurt manzaralı resim çektirmek için birebir. Ön tarafta tarihi binalar, arka planda gökdelenler. Nehrin rengi de yeşil veya mavi olsaymış, tam olacakmış.

Olur da Frankfurt’ta evlenmeye karar verirseniz, düğün fotoğrafınızı bu köprüde çektirebilirsiniz. Zira Frankfurtlular öyle yapıyor fotoğrafta da göreceğiniz üzere. Köprüye bir de kilit asma adeti var. Henüz evlenmeye niyetimiz yok derseniz, sırf aşkınız sonsuz olsun diye kilit asmak için bile gelebilirsiniz buraya! :D

Köprüden Main Nehri ve yine sonbahar renklerini barındıran ağaçlar…

Bu fotoğrafın köprüyle alakası yok ama insana huzur veren bir manzara olduğu için koymadan edemedim. Köprüden sonra, nehir kenarından tren istasyonuna yürürken çektim.

Paylaş

7 Aralık 2013 Cumartesi

Puglia


Puglia yazımı artık yepyeni internet sitem NEREYE KAÇSAK?'ta okuyabilirsiniz:


http://www.nereyekacsak.com/puglia/



"İtalya’da en çok sevdiğin yer neresi?" sorusuna artık bir cevabım var!  :) Malum İtalya, en çok gittiğim ve en sevdiğim ülkelerden birisi kesinlikle. Birçok yerini gördüm diyebilirim. Ama Haziran sonunda gittiğim, İtalya’nın çizme şeklinin topuk kısmına gelen Puglia, daha ilk seyahatimde İtalya’nın en sevdiğim bölgesi oluverdi birden.

Belki bölge olarak Puglia’nın ismini bilmeyebilirsiniz ama futbol takımından dolayı Bari’yi, eskiden Çeşme’den kalkan gemilerin İtalya’da varış noktası olmasından dolayı Brindisi’yi, İtalya’nın en ünlü yönetmenlerinden Ferzan Özpetek’in filmlerinden veya  oyuncu Mehmet Günsur’un uzunca süre orada yaşamasından dolayı Lecce’yi mutlaka duymuşsunuzdur. Hepsi Puglia’nın şehirleri, ama Puglia bu şehirlerden çok daha fazlasına sahip. Yüzölçümü küçük olabilir, ama gezilecek görülecek yerler çok fazla. Doğal güzelliklerinin ve mimarisinin çeşitliliği etkileyici.

Blog kapağında gördüğünüz bu resmi, Puglia’dan. Herkesin hayalinde bir araba var, benimkinde de bu eski Fiat 500’lerden var. Kendime bir tane satın alıp Türkiye’ye getirmek istiyorum. Gallipoli’den Otranto’ya giderken, yolda bu arabayı görünce, selektör yakıp giden arabayı durdurduk. :) Sahibi de sağolsun, arabayı inceleyip, binmeme de izin verdi.

Yemeklerine değinmiyorum bile. İtalya’da bu açıdan en zengin yerlerden birisi. Deniz ürünleri enfes. Roma’da, Bari uçağı için aktarma yaparken sohbet ettiğim İtalyanlar bile Puglia’ya gidiyorum dediğimde, ilk önce tatmam gereken yemekleri saydılar.

İnsanlarına gelecek olursak, hepsi sıcakkanlı, konuşkan insanlar. Turist az geldiği için, özellikle de İtalyanca bilen bir Türk turist gördüklerinde, çok ilgileniyorlar. Gerçek İtalyan ruhuna sahip İtalyanlar yaşıyor bu bölgede. Filmlerdeki tipik İtalyan karakterlerinin hemen hepsini burada görmeniz mümkün.

Puglia’da 5 gün kaldım. Her bir günüm çok keyifli geçti. Yeni insanlar tanıdım, yeni yerler gördüm, yeni tatlar tattım. Hayat keşke her zaman böyle olsa. Ama gerçi her zaman olunca, o da sıkıcı olur. En iyisi sık sık böyle olması ama her zaman değil :)

Bol bol da fotoğraf çektim tabii ki. Bloğa koyacaklarımı elerken çok zorlandım ama kendimce en güzellerini seçmeye çalıştım. Bol fotoğraf ve az yazıyla, gittiğim şehirleri ve kasabaları (sırasıyla Bari, Valle D’Itria,  Alberobello, Ostuni, Gallipoli, Otranto, Lecce, Tenuta Monacelli & Masseria Giampaolo, Taranto) anlatacağım.

Tabii ki yazıyı okurken dinlemeniz için yine bir şarkı önerim var: Nina Zilli’den 50 Mila Lacrime. Daha önce Roma yazımda da bu şarkıyı önermiştim ama bu yazı için de öneriyorum. Çünkü hem en sevdiğim İtalyanca şarkılardan birisi, hem de bu şarkıyı ilk defa Ferzan Özpetek’in Lecce’de çektiği filmi Mine Vaganti, yani Serseri Mayınlar filmi sayesinde dinlemiştim… Dinlemek için burayı tıklayabilirsiniz.

Puglia’nın istediğim gibi bir haritasını bulamadım. O yüzden oradayken, Google Maps üzerinden aldığım ekran görüntüsünü koyuyorum. Valle D’Itria ve Alberobello hariç  gittiğim her yer görünüyor zaten bu haritada.


BARİ

Bari, aslında benim İtalya’da ayak bastığım ilk şehir. 2004 yılında interrail yaparken, Yunanistan’ın Patras şehrinden uzun ama çok keyifli bir gemi yolculuğuyla Bari’ye geçmiştik. Ama Bari’de sadece 1-2 saat geçirip Napoli’ye gitmek üzere trene binmiştik. O zaman neden gezmedik hiç hatırlamıyorum ama büyük hata etmişiz. Çok güzel bir şehirmiş.

Bari’nin nüfusu 320.000. Adriatik Denizi kıyısında, tam bir Akdeniz şehri. Puglia bölgesinin hem başkenti, hem de en büyük şehri. Aynı zamanda Güney İtalya’nın da Napoli’den sonra en büyük 2. şehri. Bu arada, İtalyanca’da Bari, Türkçe “gidelim bari” der gibi, “a”yı uzatarak söyleniyor,  aklınızda bulunsun. :)

Bari tam bir Akdeniz şehri.

Bari tüm İtalyan şehirleri gibi çok güzel bir şehir ama benim bu kadar çok sevmemin sebebi, Bari Vecchia denen şehrin eski bölgesindeki insanların doğallığı oldu. Avrupa ülkelerinde malum geleneksel hayatlarına devam eden insanları görmeye alışkın değiliz. Ama Eski Bari’nin birbirinden güzel evlerle dolu dar sokak aralarında çocuklar top oynuyor, bisiklete biniyor, koşturuyor. Kapı önlerinde oturan yaşlı teyzeler onları izliyor. Yine kapı önünde oturan komşu kadınlar sohbet edip belli ki bol bol dedikodu yapıyorlar. İnsanlar fotoğraflarını çekince kızmak yerine gülümsüyorlar. Konuşunca, özellikle de İtalyanca konuşursanız, çok yakın davranıyorlar.

Eski Bari’nin sokakları böyle bisiklete binen, oyun oynayan, koşturan çocuklarla dolu.

BARİ’DE GEZİLECEK, GÖRÜLECEK YERLER

ESKİ BARİ – Az önce de bahsettiğim, Bari Vecchia denen, şehrin eski bölgesi. Zaten az sonra bahsedeceğim yerlerin bir çoğu da burada. Sokaklarında mutlaka kaybolun, insanlarla sohbet edin, hiç olmadı gideceğiniz yeri sorun.

Bu sokaklar tam kaybolmalık!

Eski Bari’nin sahil tarafındaki evlerden birisi. Ama dikkatinizi çekerim, evin kapısı açık. Bir çok evde böyle. Kapı kapatma adetleri yok sanırım.

Sahilden Bari Vechhia’ya doğru bisiklete binen bir çocuk ve köprü üstünde romantizm yapan orta yaşlı bir çift! :)

STRADA DELLE ORECCHIETTE – Eski Bari’de küçük, şirin bir sokak. Asıl ismi Strada Arco Basta ama halk arasında Strada delle Orecchiette deniyor, yani Orrechhiette Sokağı. Orecchhiette, Puglia’ya özgü, kulak memesi şeklinde bir makarna türü. Türkçeleştirecek olursak, “kulakçık” gibi bir anlamı var. Bu sokakta orrechhiette yapan yaşlı teyzeleri görebilirsiniz. Teyzelerle sohbet edin, mutlu oluyorlar. Yaptıkları makarnaları satıyorlar da aynı zamanda. Ben yarım kilosunu 2,5 €’ya almıştım.

Bütün sokak boyunca böyle kapı önünde makarna hazırlayan teyzeler var. Puglia’da çektiğim fotoğraflar arasında, en sevdiklerimden birisi bu oldu. :)

ADALET SÜTUNU - COLONNA DELLE GIUSTIZIA -  Piazza Mercantile, yani Marcantile Meydanı’nda, beyaz mermerden yapılmış bir kolon. İtalyanca Colonna Delle Giustizia deniyor. 16. yy'da dikilmiş. Vakti zamanında çok borcu olup da ödemeyen insanları bu kolona bağlayıp halka ifşa ediyorlarmış.

İşte meşhur Adalet Sütunu

AZİZ NİKOLA BAZİLİKASI – İtalyancası Basilica di San Nicola. 4. yy'da, Myra’da (günümüzde Antalya’nın Demre ilçesi oluyor) yaşayan Aziz Nikola’nın kemikleri, 1087 yılında Barili denizciler tarafından çalınıp Bari’ye getirilmiş. Buna istinaden de aynı sene içinde bazilikanın yapımına başlanmış. Günümüzde birçok Ortodoks ve Katolik Hıristiyan, hac için buraya geliyormuş.

Burası Aziz Nikola Bazilikası’nın avlusu. Tam evlenme mevsimi olduğu için, tüm kiliselerde olduğu gibi, Aziz Nikola’da da nikah töreni vardı. Bu fotoğraf çok enteresan oldu. İlk bakışta, nikah törenine gelen o kadar erkek davetli dururken motora bakmak bu zarif İtalyan kadınına düşmüş gibi görünüyor ama görüntüye aldanmamak lazım, zira kadının baktığı arabanın motoru değil bagajı! :)

LUNGOMARE - Bari malum Adriyatik Denizi kıyısında bir şehir, Lungomare de Bari’nin kordon boyu. Yaz aylarında gidip denize girmek isterseniz, plajlar da var. En meşhurlarından birisi de Spiaggia Pane Pomodoro. Yani Ekmek Domates Plajı. Ücretsiz bir plaj. Bizde nasıl plaja gidip karpuz kesen bir kitle var, Bari’de de zamanında işçi kesimi, fabrika çıkışlarında buraya gidip hem denize giriyor, hem de domates ve ekmekle karnını doyuruyormuş. İsmi buradan geliyormuş.

Lungomare ve ben…

Lungomare’nin Eski Bari tarafındaki kısmı, kilisedeki nikah törenleri öncesi fotoğraf çektirmek isteyen çiftlerin tercih ettiği yerlerden birisi.

VIA SPARANO –  Murad mahallesinde, Bari’nin alışveriş caddesi. Alışveriş tutkunları için birebir. Cadde boyunca ve hatta caddeye çıkan sokak ve caddelerde dünyaca ünlü markalardan lüks İtalyan markalarına kadar birçok markanın mağazası var. Ben gittiğim birçok yerde kendime SIM kart alıp hem telefonla konuşabiliyorum, hem de internete bağlanıyorum.  Siz de böyle yapmak isterseniz eğer, TIM, Wind veya Vodafone gibi cep telefonu operatörlerinin de mağazaları var burada.  15 €’ya SIM card dahil 120 dk konuşma, 120 SMS ve 2 GB internet alınabiliyor. Sonraki gelişlerde sadece 6 € ödenip aynı paket kullanılabiliyor.

Diğer gezilecek yerler ise şunlar:

- 12. yüzyılın sonunda yapılmış olan BARİ KATEDRALİ, ya da İtalyancasıyla Cattedrale San Sabine
- 1903 yılında açılmış olan, Bari’nin en büyük, İtalya’nın da 4. en büyük opera binası PETRUZZELLI TİYAış olan Bari Katedrali, ya da İtalyancayısyla Cattedrake San Sabine, 1903 yılında açılmış TROSU
- 1132 yılında yapılan SVEVO KALESİ
- Tipik İtalyanları gözlemleyebileceğiniz, adının aksine balık yerine meyve sebze satılan Mercato del Pesce, yani BALIK PAZARI
- ..er gezilecek yerler e 12. YALESİ,1990 Dünya Kupası için inşa edilen, mimarisiyle dikkat çeken SAN NICOLA STADYUMU

Bari Katedrali’ndeki bir nikah törenine giden şık İtalyanlar.törenine giden şık Barililer.için katedrale doğru yürüyen şık Barili erkek va kadınlar.

BARİ’DE YEME, İÇME, GECE HAYATI VE KONAKLAMA

a özgü orrecchiette makarnalarının k yerine gülümsüyorlar. Konuşunca, özellikle de İtalyanca konuşursanız, çok yakın davranıyor
Bari’de sadece bir gece kaldığımız için gece hayatını pek görme imkanım olmadı. Ama iyi olduğuna eminim.

Yeme içmeye gelince, bizim gittiğimiz restoranlardan LA LOCANDA DI FEDERICO, Bari’deki en ünlü restoranlardan birisi. Kesinlikle tavsiye ederim. Adalet Sütunu’nun da bulunduğu Piazza Mercantile’de. Burada tabii ki orrecchiette mutlaka yemeniz gerekiyor. Farklı şekillerde yapılabiliyor orecchiette. Yemeğin ardından da Puglia’ya özgü tatlı sporcamuss (sporcaviso) yemeyi sakın unutmayın. Ama yerken, yapımında kullanılan pudra şekeri ve kremanın yüzünüze veya burnunuza gelebileceğini aklınızda tutun. Zira tatlı ismini de burdan alıyor. Sporcaviso, kirli yüz anlamına geliyor.

La Locanda Di Federico’da yediğim orrecchiette. Aynı zamanda Bari’deki ilk öğlen yemeğimdi bu. Tadı damağımda kaldı. Arka planda nefis bruschettalar da görünüyor. Şu anda bunları yazarken çok fena canım çekti! :)

Gelelim Bari’de otel tavsiyesine. Biz Sheraton Nicolaus Hotel’de kaldık. Çok güzel bir otel ama şehrin merkezinde değil. Alternatif olarak, kordon boyunda da Boscolo Hotel var.   Tercih size kalmış. emeğin ardından da derim. Adalet Sütunu'A DI FEDERICO, Bari'de yapılabiliyor orecchiette.  ni


VALLE D’ITRIA

Valle D’Itria, yani Itria Vadisi, Puglia’nın tam ortasında bulunan bir vadi. Zeytin ağaçları, trollo denen koni şeklinde çatısı olan evleri, üzüm bağları ve özellikle de Locorotondo’da üretilen beyaz şaraplarıyla ünlü.

Puglia’yı birlikte gezdiğim arkadaşım Giugliana’nın ailesinin, Itria Vadisi’nde, Fasano kasabası yakınındaki evine uğradık. Eve giderken çok güzel sokaklardan geçtik. Neredeyse bütün evlerin kocaman, taş duvarlı bahçeleri var. Bahçelerin yeşillikleri, ağaçların gölgesi sokaklara taşmış. Guigliana’nın ailesinin evine bayıldım. Trullo tipinde çatısı dışında, tipik bir İtalyan kasaba evi. 100 yıllık bir evmiş. Eşyaların birçoğu da en az 50-60 yıllıkmış. Böyle koruyabilmeleri çok hoşuma gitti. Evden vadi manzarası da çok güzel. İnsan burada yaşayınca yaşlanmaz.

Zaten dedesi Vito da 95 yaşındaymış. Hiç şaşırmadım. Dedesi, halası Lori, annesi, babası, hepsi çok sempatik insanlardı. Özellikle halası, sohbete doyamadı. Dedesi de hikayesini anlattı. II. Dünya Savaşı’nda Amerikalı askerlere esir düşüp Tunus, Cezayir, Sicilya ve en son Fransa’ya sürgüne gitmiş esir olarak. 2,5 yıl sonunda İtalya’ya dönmüş. 40 sene önce de İzmir’e gelmiş. Annesi bize çok güzel kek ikram etti, bir de kahve. Normalde kahve pek içmem ama orada içtim.

Evin dıştan ve içten görüntüsü. Trullo dediğim koni şeklindeki çatı tipi böyle işte. Neredeyse vadideki bütün evler böyle. Çatı koni şeklinde olunca, tavan yüksek olduğundan evlerin içi de ferah oluyor.

Aile pozu :)

Li ve özellikle de La
Fasano’dan sonra, Alberobello’ya giderken, yol üstünde mükemmel manzarası olan Canale di Pirro’dan geçtik. İnsanın aklına İtalyan kırsalı deyince gelen tipik manzaralar vardır ya hani, işte öyle manzaraların olduğu bir yer. Acayip de huzur dolu, bizim Ege Bölgesi gibi.

Puglia’ya geldiğinizde, mutlaka bir araba kiralayın, Itria Vadisi’ne gelin ve Canale di Pirro’da, canınızın istediği her yerde mola verin! Oradayken zaten huzur dolmuştum, şimdi de fotoğraflara baktıkça bile huzur doluyorum.

Vadide geçtiğimiz kasabalardan birinde, bir cenaze törenine denk geldik. Görüntü, herhangi bir İtalyan filminden bir sahne gibi duruyor. Ama tabii ben merakımdan kilisenin içine girip, tabutu görünce, aslında hayatın bir film olduğu bir anda yüzüme çarpıverdi. :|  


ALBEROBELLO

Alberobello, Itria Vadisi’nde trulloların en çok olduğu kasaba. Turist sayısı genelde çok az olan Puglia’da, en çok turistin geldiği yer burası sanırım. Sebebi de tabii ki çok iyi korunmuş olan trullolar. Bu bölgede çatıların bu şekilde olmasının sebebi, vakti zamanında Napoli kralına vergi vermemek içinmiş. Napoli Kralı, yapılan yeni her binadan vergi alıyormuş. Ama bu trullolar yapılırken harç kullanılmadığı için, vergi denetçileri gelince eğer vergi almaya kalkarlarsa, “bunlar ev değil, sadece bir arada duran taşlar” diyorlarmış ve hatta gerekirse evleri yıkıyorlarmış. Sonradan bu mimari geleneksel hale gelmiş. Tabii vergi kalktıktan sonra daha sağlam yapılmaya başlanmış trullolar.

Alberobello’da trullolar çok iyi korunmuş.

Alberobello ve ben :)

Alberobello’da trulloların olduğu İki tepe var. Birisi turistik, diğeri değil. Burası turistik olanı, adı Monte Pertica. Her yer hediyelik eşya dükkanlarıyla dolu. Birkaç tane de Puglia yemekleri yapan restoran var. Biz L’Aratro’da yedik yemek. Gayet iyiydi yemek, yanında da Locorotondo’da yapılan beyaz şaraplardan içtik, çok iyiydi. Buradan hediyelik eşya olarak, ev yapımı küçük boy zeytinyağlarından almanızı tavsiye ederim.

Trullosunun kapısında örgü örüp gelen geçeni izleyen yaşlı teyze. Konuşayım dedim ama anlaşamadık. Zira kendisi Puglia diyalektiyle konuşuyordu. İtalyan arkadaşım bile bir şey anlamadı dediğinden. :)


Ben Monte Pertica’nın karşısındaki turistik olmayan tepeyi daha çok sevdim. Burası turistik olmayan tepedeki bir trullo. Bu teyze sağolsun bize evinin kapısını açtı. Ama sonra Alberobello’daki dedikodulardan bahsetti, esnaftan şikayet etti, anlattı da anlattı, ama tabii benim kafa o kadar hızlı İtalyanca’yı bir süre sonra almıyor. Dinlemeyi bırakıp, dışarı fotoğraf çekmeye çıktım. Olan kibarlıktan teyzeyi dinlemek zorunda kalan Giugliana’ya oldu! :)

Bu da Alberobello’daki küçük ama enteresan bir park. Parktaki ağaçları dikdörtgen oluşturacak şekilde kesmişler. İnsanın gidip parkta oturası geliyor.


OSTUNİ

Ostuni, denize 8 km mesafede, küçük bir tepenin üzerinde kurulmuş. Beyaz boyalı evleri ve dar, şirin sokaklarıyla ünlü. Manzarası mükemmel, dolayısıyla denize bakan restoranları da çok romantik.

 r sokakları Giderken yol üzerindeki manzara çok güzel. Durup fotoğraf çekmek lazım. Karşıda görülen tepe Ostuni.

Ostuni ve ben :)

Küçük bir kasaba olmasına rağmen sokakları çok hareketli.

Evlerin balkonları çok güzel. Balkonlardan bakan teyzeler de çok sevimli :)

Ostuni’de gezinirken sık sık karşınıza böyle mükemmel manzaralar çıkıyor.


GALLİPOLİ

Gallipoli, kanımca Puglia’nın en güzel kasabalarından birisi. Nüfusu sadece 20 bin. Küçük ama tipik bir Akdeniz kasabası. Tarihi merkezine bayıldım. Dar sokaklarda birbirinden güzel binalar var. İnsanlar çok sıcakkanlı ve doğal. Yabancı turist neredeyse hiç yok. O yüzden yabancı birini görünce, özellikle de İtalyanca konuşan bir Türk ise, çok ilgi gösteriyor. Sokaklarında kaybolup insanlarla sohbet etmek için birebir.

Gallipoli’de her yerde, gördüğünüz üzere bizdeki gibi mobiletle meyve sebze satanlar var.  Fotoğraftaki teyzelerden bir tanesi, dergilere yazı yazdığımı öğrenince, evinin dar merdivenlerinin çok ilginç olduğunu ve mutlaka fotoğrafını çekmem gerektiğini söyleyip beni evine kadar yürüttü. Pek bir özelliği yoktu halbuki. :)

Gallipoli, Lecce gibi şehirlerin bulunduğu Puglia’nın güneyine, yani İtalya haritasında tam topuğun bulunduğu kısma Salento deniyor. Salento’da üretilen kırmızı biberler de viagra etkisi yapıyor olmalı ki fotoğraftaki gibi bir yazı koymuşlar. :) Manavın önünden heyecanla geçen amcanın resmi de cuk diye oturdu kırmızı biberin yanına.

Kasaba küçük olduğu için gezmesi kolay. Balık pazarı ve kaleye uğradıktan sonra, şehrin tarihi merkezinde, Pace Antonietta Caddesi boyunca, denize ulaşana kadar yürüyün derim. Bu cadde boyunca görmeniz gereken birçok yeri göreceksiniz zaten.  En ünlülerinden birisi 1629’da barok tarzda yapılmış olan Sant’Agata Katedrali.

Gallipoli Kalesi ve kalenin hemen yanında bulunan balık pazarındaki hoşsohbet balıkçıların demir atmış tekneleri…

Gallipoli, süngeriyle de meşhur bir kasabaymış. Denizden ilk çıktığında siyah oluyormuş, sonradan sararıyormuş. Bu arada fotoğrafta görülen yer de Sant’Agata Katedrali.

Denize girmek isterseniz, sahilde plajlar da var ama ben pek beğenmedim. Onun yerine, Gallipoli’nin azıcık dışında, arabayla 15 dakikada gidilen Lido Pizzo’ya gitmenizi tavsiye ederim. Zira biz öyle yaptık ve ben deniz sezonunu ilk defa Çeşme yerine başka bir yerde, Gallipoli’de açmış oldum. Zaten deniz de aynı bizim Çeşme Çiftlikköy gibi denizi. Turkuaz renkli, altın kumlu, git git derinleşmeyen cinsten.ne de sayacak olursak, tarihi merkezin girişindeki balık pazarı, kadar yürüyün derim. layacakt

Lido Pizzo’da deniz biraz dalgalıydı ama yine de çok güzeldi.

Burası da Gallipoli’nin tarihi merkezindeki sevmediğim plaj…

Gallipoli’nin denizi ve ben


OTRANTO

Otranto, hem Puglia’nın hem de İtalya’nın en doğusunda bulunan 5.000 nüfuslu küçücük yazlık bir kasaba. Bizim küçük kıyı kasabalarına benziyor. Ama tabii tarihi kesimi hariç. Otranto’nun İtalya’daki ününün asıl sebebi ise, Fatih Sultan Mehmet’in son dönemlerinde, 1480 yılında , Osmanlıların burayı 13 ay boyunca işgal etmesi.

Otranto’nun plajı. Güzel çekmişim ama, değil mi? :) Bu arada Otranto’da şarabından kurabiyesine, magnetinden zeytinyağına hediyelik eşyalar diğer kasabalara göre çok daha ucuz, haberiniz olsun.

Anlattıklarına göre, o dönemde de nüfusu 5.000 civarında olan kasabaya Osmanlılar 20.000 askerle gelmiş ve halkı Müslüman olmaya zorlamış. Olmayacağını söyleyen ilk 800 kişinin de kafasını kesmişler. Otranto Katedrali’nde sergiliyorlar şimdi ölen kişilerin iskeletlerini. Korkutucu bir görüntü. Aziz ilan edilmiş hepsi. Acı bir olay tabii. Sonrasında Fatih Sultan Mehmet’in ölümü üzerine, Osmanlı Devleti İtalya seferine gerekli önemi veremeyince ve halk da isyan edince, 1481’de şehirden çekilmek durumunda kalmış. Otrantolular bugün hala gurur duyuyorlarmış Türklerin İtalya’ya girmelerini engelledikleri için.

Osmanlılar’ın işgaline direnip öldürülen 800 kişi aziz ilan edilmiş. Kemikleri de gördüğünüz üzere, zeminindeki mozaikleriyle dikkat çeken Otranto Katedrali’nde sergileniyor.


LECCE

Lecce, insanı ilk görüşte etkileyen, inanılmaz güzel bir şehir. Ama Türkiye’de pek bilinmiyor. Gerçi sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da pek bilinmiyor. Hatta İtalyanların bile Lecce’yi çok iyi tanıdıklarına emin değilim.

Sarı kireç taşından yapılmış binalar ve daracık sokaklar, Lecce’nin alamet-i farikası…

Lecce de Puglia’daki diğer şehirler gibi küçük bir şehir. Nüfusu 95 bin. 2000 yıllık tarihi var. Mimarisi barok ağırlıklı. Şehirdeki sanat eserlerinin çokluğundan dolayı Güneyin Floransa’sı diye biliniyor. Sarı taşlı binaları, dar sokakları insanı kendine hayran bırakıyor. İnsanlarının sıcakkanlılığından bahsetmeye gerek bile yok. Tüm Puglia’da olduğu gibi, burada da insanlar çok samimi ve heyecanlı. Tipik Akdeniz insanları. Biz Türklere de hem görüntü hem de huy olarak çok benziyorlar. Gezilecek görülecek yerler de oldukça fazla. Zaten hiçbir yeri bilmeden gezseniz bile çok etkilenirsiniz şehirden ve masal gibi sokaklarından. Lecce’de Osmanlı ve Türk izlerine de rastlanıyor ki beni oldukça şaşırttı. 

Benim Lecce adını ilk duymam, daha küçük çocukken futbol takımı sayesinde oldu. Ama pek bir bilgim yoktu, ta ki Ferzan Özpetek’in 2010 yapımı Serseri Mayınlar filmini izleyene kadar. Filmden sonra mutlaka Lecce’ye gitmeliyim diye düşünmeye başladım. Zaten Serseri Mayınlar’ı izleyip de içinde Lecce’ye gitme isteği uyanmayan bir kişi bile çıkmaz sanırım. Tabii Lecceliler’in Ferzan Özpetek sevgisini anlatmaya gerek bile yok. Filmlerinde Lecce’nin ve Salento yarımadasının güzelliklerini gösterdiği için şükranla bahsediyorlar hep kendisinden.  Lecce’yi yazmadan önce, bir kere daha izledim filmi ve yine aynı etkiyi bıraktı bende. Sadece Lecce’den dolayı değil, filmin konusu da çok güzel.  “Hayatta hep başkalarının istediklerini yaparsak, hayatı yaşamanın ne manası kalıyor?" mesajını veriyor.

Lecce’ye gelen birçok İtalyan turist gibi, ben de Serseri Mayınlar’ın çekildiği yerleri gezdim. Burası, Tommaso’ya (Riccardo Scamarcio) aşık olan güzeller güzeli Alba’nın (Nicole Grimaudo) yaşadığı evin giriş kısmı. Birkaç sahnede görünüyor filmde.

Burası da filmin son sahnelerinde görünen sokaklardan birisi.

Bu arada Ferzan Özpetek, bu yaz Lecce’de, tam da ben oralardayken yeni bir film daha çekti. İsmi Allacciate Le Cinture, yani Kemerleri Bağlayın. Mart 2014’te İtalya’da sinemalarda olacak. Sanırım Türkiye’de de aynı tarihlerde gösterimde olur. Benim de filmin başrollerinde oynayan Francesco Arca, Kasia Zmutniak gibi oyuncularıyla tanışma fırsatı bulduğum AllacciaTe Le Cinture filminin ilk fragmanını buraya tıklayarak izleyebilirsiniz.

Lecce’de katıldığım bir partide Ferzan Özpetek’le…

LECCE’DE GEZİLECEK, GÖRÜLECEK YERLER

SANTA CROCE BAZİLİKASI –Barok tarzda bir kilise. yapımı 1695’te tamamlanmış. Lecce’de Türk izlerinin en belirgin olduğu yer burası. Dış cephesindeki süslemelerde, 1571 yılında yapılan İnebahtı (Lepanto) Deniz Muhaberesi’nde Haçlı donanmaları tarafından esir alınan Osmanlı askerleri de işlenmiş.

Santa Croce Bazilikası’nın dış cephesinde, Osmanlı askerleri yük taşırken, yorgun, bitkin ve mutsuz bir halde betimlenmiş. Alttaki resimde gördüğünüz, ağzında hilal tutan yunus da Lecce ilinin sembolü. Şehrin birçok yerinde bu armayı görebilirsiniz. Burada hilal, Türkleri simgeliyor. Atalarımız sadece bir sene Otranto’yu fethetmiş atalarımız ama belleklerinde oldukça yer edinmişler anlaşılan.

SANT’ORONZO MEYDANI – Şehrin ana meydanı burası. İstanbul’un Taksim Meydanı gibi diyelim ama tabii tek farkla, halkın giriş çıkışını engellemiyorlar meydana! :) Gencinden yaşlısına her daim kalabalık.Meydanda dikkatinizi çekecek ilk şey ise meydana da adını veren Aziz Oronzo Sütunu.

ANTİK ROMA ANFİTİYATROSU – Şehrin göbeğinde, Sant’Oronzo Meydanı’nın hemen yanındaki bu antik anfitiyatro, 2. yüzyılda yapılmış. İlk yapıldığı zamanlarda 25.000 kişiymiş kapasitesi ama yarısından azı günümüze kadar kalmış. Hala konserler, gösteriler de düzenleniyor.

Antik Roma Anfitiyatrosu ve arka planda Sant’Oronzo Sütunu.

LECCE KATEDRALİ – Duomo Meydanı’ndaki Lecce Katedrali, 1144 yılında yapılmış, 1230 yılında yeniden inşa edilmiş. 17. yüzyılda Giuseppe Zimbalo tarafından bir de çan kulesi eklenmiş.

Lecce ve ben… Ve Lecce Katedrali’nin 72 metre uzunluğundaki çan kulesi…

Yukarıda saydıklarım en önemli görülmesi gereken yerler. Ama benim tavsiyem, her yerde olduğu gibi Lecce’de de sokaklarda kaybolmanız. Bir de unutmadan, Lecce kağıttan yapılan biblolarıyla ünlü. Lecce’nin tarihi sokaklarında dolaşırken, bu bibloların satıldığı dükkanlara mutlaka denk geleceksiniz. Dükkanların arka kısmındaki atölye kısmına girerek, kağıt bibloların nasıl yapıldığını izleyebilirsiniz.

Kağıt biblo atölyelerinden bir tanesi.. Ustanın anlattığına göre 4 kuşaktır bu işi yapıyorlarmış ailecek.

LECCE’DE YEME, İÇME, GECE HAYATI VE KONAKLAMA

Bari’de olduğu gibi Lecce’de de yorgunluktan ve vakitsizlikten gece dışarı çıkamadım. Onun yerine bir gece aristokrat bir ailenin evinin bahçesinde yapılan özel bir partiye katıldım. Ama gördüğüm kadarıyla gece hayatı çok hareketli. Misal bizim kaldığımız otelin bulunduğu meydandaki Santa Chiara Kilisesi’nin önü akşam belirli bir saatten sonra liseli ve üniversiteli gençlerle dolmaya başlıyor. Burada içki içip sohbet ediyorlar. Sonra da çevredeki, özellikle de kilisenin hemen yanındaki Via Federico D’Aragona  ve çevresindeki barlara geçiyorlar.

Gençler akşamları Santa Chiara Kilisesi’nin önünde toplanıyor. İlerleyen saatlerde kalabalık daha da artıyor.

Yeme içmeye gelince, Lecce bu konuda kesinlikle çok başarılı. Biz, otelimize çok yakın olan TORRE DI MERLINO’ya (Via Giambattista del Tufo, 10 – Tel: +39 0832 242091) gittik en çok. Belediye başkanı dahil şehrin popüler simalarının geldiği bir restoran. Bizim gittiğimiz bir akşam da oradaydı. Hem yemekleri çok iyi, hem de servis kalitesi. Önereceğim bir diğer restoran ise OSTERIA DEGLI SPIRITI (Via Cesare Battisti, 4 – Tel: +39 0832 246274). Yine şehrin elitleri tarafından tercih edilen bir restoran. Bir de birçok kişi tarafından tavsiye edilen ama gitme imkanı bulamadığım TRATTORIA DI NONNA TETTI (Piazzetta Regina Maria 17 Tel: +39 0832 246036. var. Ben gidemedim, siz gidin en azından! :) COTAGNATA LECCESE’den de (Viale Marconi Guglielmo 51) bahsetmeden olmaz. Burası da Lecce’nin en eski ve en ünlü pastanelerinden birisi. Tabii ki en ünlü tatlısı, pastaneye de ismini veren Cotognata Leccese, yani Lecce usulü ayva tatlısı. :)

Torre di Merlino’da şerefinize…

Gelelim Lecce’de nerede kalınır sorusunun cevabına. Biz Suit Hotel Santa Chiara’da kaldık. Tarihi şehir merkezinde, çok güzel bir butik otel. Bayıldım bu otele. Kahvaltısı ve terasından tarihi Lecce manzarası da çok iyiydi. Şehrin en iyi 2-3 otelinden biriymiş zaten. Buraya tıklayarak otelin sayfasına ulaşabilirsiniz. 

Bir diğer seçenek ise, benim partiye gittiğim ev. İsmi Five Rooms. Aslında kocaman bahçeli bir villa ama şimdi 5 odalı bir butik otele çevrilmiş bir kısmı. Sırf bahçesi için bile gidilip kalınabilecek bir yer. Sahibi Silvana da sempatik bir kadın. Five Rooms'un sayfasına da buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. 

Lecce’de kaldığım Suite Hotel Santa Chiara… Sağ üstten ikinci pencere, benim odamın penceresiydi. :)


TENUTA MONACELLI & MASSERIA GIAMPAOLO


16. yüzyılda İtalya’nın güneyinde, özellikle de Puglia’da, soylu, aristokrat ailelerin sahip olduğu, geniş alanlara sahip “masseria” adı verilen çiftlik evleri yaygınmış. Günümüze bu çiftlik evlerinin bir kısmı harabe halindeyken, bir kısmı da otele ve B&B’ye çevrilmiş.

Lecce’deki partide tanıştığım Annalisa’nın da böyle bir çiftlik evi varmış tam Brindisi ve Lecce arasındaki bir noktada. Sohbet ederken, bizi masseria’sına davet etti. Biz de bu fırsatı kaçırmayıp gittik tabii ki! :) Annalisa’nın manseria’sı, eskiden soylu ailelere ait olan, 400 ve 500 yıllık iki şato görünümlü tarihi çiftlik evinden oluşuyor. Birinin adı Tenuta Monacelli, diğeri de Masseria Giampaolo. Annalisa, 2001 yılında satın alıp B&B yapmış burayı.  Bize bütün masseria’yı gezdirdi. Tarihi binaların içindeki süit odalara da çıkardı.

Ama beni, bir zetinyağı ve zeytin ağacı hastası olarak, en çok bahçedeki 400-500 yıllık zeytin ağaçları etkiledi. Neden bilmiyorum ama zeytin ağaçları beni çok mutlu ediyor. Ağaçlara numara verilmiş. Puglia bölgesi tarafından korumaya alınmış. 1000 yaşına yakın ağaçlar bile varmış. Biz ağaçları AVM yapmak için ya da manzarayı kapatmasın diye keserken, onlar koruyorlar, tıpkı tarihi binalarını korudukları gibi.

Burası Masseria Giampaolo. İçinde süit oda var. İsterseniz burada kalabilirsiniz. Manzarası da mükemmel.

Şu zeytin ağaçlarının güzelliğine bakın.

Yüzlerce yıllık zeytin ağaçları ve ben :)

Eğer farklı bir tatil isterseniz, burayı kesinlikle tavsiye ederim. Ya da sadece zeytin ağaçlarını görüp bir şeyler içmeye de gidebilirsiniz. Daha detaylı bilgi isterseniz, burayı tıklayarak internet sayfasına ulaşabilirsiniz.


TARANTO

Taranto, topuğun iç üst kesiminde, yani Salento yarımadasının kuzeyinde, 200 bin nüfuslu bir şehir. Küçük Deniz (Mar Piccola) dedikleri, kanalla bağlanan bir iç denizi var şehrin. Bizim Büyükçekmece gibi olduğunu düşünün. Dolayısıyla doğal bir liman ve İtalyan donanması için stratejik olarak çok önemli bir askeri üs.

Burası Taranto’nun yeni kısmı. Böyle eski araba, minibüs veya kamyonet buldum mu kaçırmam, binerim, poz veririm :)

Küçük Deniz ile Büyük Deniz’i birbirine bağlayan meşhur Ponte Girevole, yani Girevole Köprüsü ve ben… Köprü 1887 yılında yapılmış ve şehrin tarihi ve yeni kısımlarını birleştiren tek köprü görevini görüyor.

Girevole Köprüsü’nü geçtikten sonra  daracık Via Duomo boyunca yürümenizi, sağda solda gördüğünüz diğer küçük sokaklara dalmanızı tavsiye ederim.

Via Duomo üzerindeki San Cataldo Katedrali’nde de düğüne denk geldik.

Diğer Puglia şehirleri gibi, burası da yeni ve tarihi olmak üzere ikiye ayrılmış. Tarihi kısmına bayıldım ben. Binalar çok güzel ve birçoğu restore edilmemiş. Yaşanmışlıkları ilk bakışta belli oluyor. Taranto fakir bir şehirmiş, zaten biraz gezince anlaşılıyor hemen. Halkı da enteresan. Sokaklar, hem binaların bakımsızlığı hem de insan profili açısından bizim Tarlabaşı ve Balat gibi. Gallipoli ve Bari’dekilerin aksine, Tarantolular fotoğraflarını çekince kızıyorlar ama hepsi de tam fotoğraflıklar. :) Ama İtalyan arkadaşım Guigliana nedense tedirgin oldu biraz ben fotoğraf çekip sohbet etmeye çalışırken. İtalyanlar çok sevmiyorlarmış Taranto’yu ama ben ben çok beğendim. Böyle geleneksel ve insanların doğal olduğu yerleri seviyorum zaten. Unutmadan, Taranto bir de midyesiyle ünlü. Yemeye doyamadım ben. Gerçi bütün Puglia seyahatim boyunca deniz ürünleri yemeye doyamadım dersem daha doğru olur! :)

İşte Taranto'nun Tarlabaşı'nı ve Balat'ı andıran sokakları... Bu da Puglia’daki en sevdiğim fotoğraflardan birisi oldu. Çocuk poz vermeye gelince, annesi arkasından bağırdı, bana da kızdı.

Şehir fakir, tarihi binalar ve sokaklar bakımsız ama çok güzel...

Bunlar da Taranto’nun işsiz delikanlıları. Ortadakinin üstünde Türkiye forması vardı. Ne alaka diye sordum, kendisi de bilmiyordu formayı nasıl ve nereden aldığını! :)

Taranto’nun Lungomare’sinde sıra sıra taze balık satan balıkçılar var. 


PUGLIA’YA NASIL GİDİLİR?

Puglia, havaalanı açısından zayıf bir bölge. Bari, Brindisi ve Taranto’da havaalanları var ama Bari dışındakilerin pek bir etkinliği yok. Maalesef Türkiye’den Puglia’ya direkt uçuş mümkün değil. Ben Alitalia ile Roma’da aktarma yaparak uçtum. Çünkü Türkiye’ye uçan Avrupalı diğer havayolu şirketlerinin de Bari’ye uçuşları bulunmuyor. Bari’ye uygun fiyatlı bilet bulabilmek için, Skyscanner’a bakabilirsiniz.

Bir diğer seçenek de, Roma’ya uçup, oradan araba kiralayıp Puglia’ya gitmek. Ben en kısa zamanda Puglia’ya tekrar gitmek istiyorum kesinlikle. Zaten çektiğim fotoğrafları gören birçok arkadaşım, onları da Puglia’ya götürmemi istiyor. Eğer kalabalık bir grup halinde gidersek, zaten dediğim gibi Roma’ya uçup, oradan araba ya da minibüs kiralayacağız. :)

Paylaş